1 KASIM’DA ASLINDA NE OLDU?

Hangi Parti Neyi, Nasıl, Ne Kadar Doğru Yaptı Veya Yapamadı?

(Not 1: Bu incelememizde herhangi bir parti ve/veya liderini yüceltmek veya bir diğerini yermek amaçlanmamaktadır.

Tarihi ve sosyolojik nedensellik ilkesini merkeze alan bir yaklaşımla ve oldukça katı bir nesnellikle,1 Kasım 2015 genel seçimlerinin tahlili yapılmaya ve hangi partinin aldığı oyu nasıl aldığı veya bazı partilerin, istedikleri sonuçları neden alamadıkları, sonraki süreçte partilerin neler yapmaları gerektiği açıklanmaya çalışılmıştır.

Metin uzun tutulmuştur; yazının tamamının bütüncül bir yaklaşımla ve kaliteli vakit ayrılarak okunmasının, metnin içeriğinin daha rahat anlaşılması için faydalı olacağı düşünülmektedir.

Not 2: Metnin içeriği özgün olup tamamen şahsıma aittir, herhangi bir eserden kaynak gösterilmeksizin alıntı veya internetten ‘‘kopyala/yapıştır’’ yapılmamıştır.)

İtiraf etmeliyim ki herkes gibi ben de seçim sonucunu şaşkınlıkla karşıladım, AKP’nin en fazla %43-44 gibi bir oy oranı ile ve kıl payı iktidara geleceğini tahmin ediyordum ama bu kadarını beklemiyordum doğrusu.

Peki bu sonuç nasıl ortaya çıktı? Birçok TV ve gazete yorumcusu son birkaç gündür medya organlarında sonuçlara dair görüşlerini açıklamaya devam ediyorlar.Bu yorumcu kalabalığı arasında,hadisenin rakamla ilgili taraflarına girip de tekrara düşmemek adına,sosyolojik ve tarihi perspektifi ön plana çıkararak mevzuyu açıklamaya aklımın yettiğince gayret edeceğim.

Ne diyordu Nazım, Kuvay-ı Milliye Destanı’nda…(Nazım Hikmet, Bütün Eserleri, YKY,Delta Serisi,3.Basım,Aralık 2007,syf.533)

‘‘Onlar ki,

                  Toprakta karınca              

                                                       Suda balık

                                                                            Havada kuş kadar çokturlar…’’

Gerçekten de Türk milleti veya Türkiye toplumu (adına ne derseniz deyin) her rengi ve unsuru ile

 

CHP AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

Mazisi bu kadar eskiye dayanan köklü bir partinin toplum nezdinde bu kadar karşılığının olmaması düşündürücü ve ironiktir.

Nedenlerini anlamaya çalışırsak;

Oy dağılımını gösteren Türkiye haritasına baktığımızda, CHP’nin ağırlıklı olarak Ege sahil şehirlerinde ve de Trakya’da var olabildiğini görüyoruz.

Bunun anlamı şudur: Özellikle Ege’de yaşayanlar, maddi imkanları yerinde, genellikle iyi bir eğitim almış,-kendince- iyi yaşamayı seven ve mevcut yaşama düzenine dışardan müdahale edilmesini pek istemeyen bir kesimdir.

Mevzuyu daha da derinleştirdiğimizde görürüz ki, CHP gibi adında ‘Halk’ kelimesi geçen bir siyasi parti asıl halkta karşılık bulamamıştır. Geniş halk kitlelerinden (işçi ve köylü kısmından) kopmuş, ağırlıklı olarak, geçim kaygısı gütmeyen orta-üst gelir seviyesine sahip sınıfın ve dar bir elit kesimin partisi olmuştur.

Peki, bunu nasıl açıklayabiliriz? Bu kopuş nasıl gerçekleşti ve CHP’nin oyları, tüm iktisadi ve siyasi vaatlere, mevcut iktidarın uzun denenmişlik süresine vb. rağmen, neden bir türlü istenilen seviyelere gelemiyor?

1-Halktan Kopuk Siyaset Anlayışı

CHP; cumhuriyetin kurucu partisi olduğunu iddia etmektedir ki bu, tarihi bir dayanaktan yoksundur. CHP, cumhuriyetin ilanından sadece bir ay önce kurdurulmuştur. Bir aylık bir siyasi partinin bırakın devrim niteliğinde eylemlere kalkışması, kendi kuruluş ve örgütlenmesini dahi tam tamamlayamayacağı açıktır.

CHP; dünya kamuoyuna ülke tek adam tarafından yönetiliyor görüntüsü vermemek (zira o dönemde BMM görev başında olduğu halde, kararlar Atatürk ve dar bir yönetici kadro tarafından şekillendiriliyor ve BMM sadece alınan kararları tasdik işlevi görüyordu, özellikle 2. meclis döneminde, muhalifler iyice elekten geçirilmişti), o dönemki iktidarı çoğulcu parlamenter demokrasi temelinde meşrulaştırabilmek ve haleflerin ülkede tek adam yönetimi kurmasının önüne geçebilmek, ve -belki de gerçekten- çoğulcu parlamenter demokrasinin temellerini atmak amacı ile Atatürk tarafından kurdurulmuştur. Ancak, CHP akabinde muhalifler tarafından kurulan siyasi partilerin (Serbest Fırka, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) yaşatılmasına izin verilmemiş ve kurucuları (Fethi Okyar, Kazım Karabekir Paşa vb.) pasifleştirilip tasfiye edilmişlerdir. Neticede, iktidar ve muhalefetin kurumsallaştığı, çoğulcu demokrasiye dayalı parlamenter sistem hayali akamete uğramıştır.

(Türk Hava Kuvvetleri’nin kurucusu sayılan ve bugün Kadıköy’deki Süreyyapaşa semtine de adını vermiş olan Süreyya İlmen’in Serbest Fırka ile ilgili yayımladığı anıları okunmaya değerdir. Süreyya İlmen,Zavallı Serbest Fırka,Ahmed Said Basımevi,trh.1951, Not:Bu eseri Derin Tarih Dergisi kitapçık şeklinde yeniden bastırmış ve Eylül 2015 sayısının eki olarak dağıtmıştır.)

Atatürk sonrasında, İsmet Paşa zamanında, CHP devletle adeta iç içe geçmiş ve partinin yöneticileri, mesela, illerde vali ve belediye başkanı, vakıf ve şirketlerde ve hatta büyük futbol kulüplerinde (FB,GS,BJK vb.) başkan olmuşlardır.

O dönemde CHP sath-ı mahallinde kümelenen dar bir elit kadro belki Atatürk’ün bile sağ olsaydı kesinlikle karşı çıkacağı bir ‘Kemalizm’ heyulasını yaratmış ve besleyip büyütmüştür.(Not: Kemalizm, Atatürk’ün kendi icat ettiği veya dava arkadaşlarının bulduğu bir kavram değildir. 1930’larda Fransız bir yazar tarafından üretilmiştir.)

Adlarına Kadrocular denen bu kesim, Atatürk’ün adını, ve tarihe mal olmuş siyasi ve askeri kişiliğini kendilerine siper ve kalkan ederek yıllarca devlet kadrolarında köşe başlarını ellerinde tutmuşlar, devlet ve iktidarın nimetlerini kendileri için sonuna kadar kullanmışlardır. (Meraklısına not: Bir sosyalist, Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni ve Milli Kurtuluş Savaşımız adlı kitaplarında bunları çok güzel anlatır.)

İşte bu dar ve elit kadro, ellerindeki yönetim gücünü ve bu gücün getirdiği nimetleri kaybetmemek için halk ile arasına daima mesafe koymuş, çoğulcu demokrasiye geçişi ellerinden geldiğince engellemeye çalışmış, devlet imkanlarını ve resmi tarih yazımını, içini kendilerinin doldurduğu Kemalizm ideolojisini o dönem insanına –özellikle de şehirlerde yaşayan halka- ve yeni nesillere aşılamak hususunda başarıyla kullanmıştır.

Resmi tarih, resmi ideolojiye ve o andaki yönetim erkine körü körüne iman etmiş ve bu imanını sorgulamayan, düzene başkaldırmayan halk kitleleri üretmeyi amaç edinir ve bu nedenle de yönetici erk tarafından tarihin her döneminde kullanılagelmiştir.

CHP ve o dönemin yönetici elitleri tarafından yazdırılan resmi tarih de, ilk ve orta öğretimde etkisini göstermiş ve devletin resmi ideolojisinin –özellikle de yeni yeni palazlanan- şehirli kesimde (öğretmen, bürokrat vb.) iyice yerleşmesini temin etmiştir.

Ancak, o dönemin reis-ül müverrihini sayılabilecek olan Ord.Prof.Fuad Köprülü’nün (ki kendisi Demokrat Parti’yi kuran dört kişiden birisidir,diğerleri; Adnan Menderes,Celal Bayar ve Refik Koraltan’dır.) gayretleri sayesinde resmi tarih yazımı üniversiteye sirayet edememiştir.(Prof. İlber Ortaylı’nın Gelenekten Geleceğe isimli kitabına bakılabilir.)

İşte resmi ideolojinin ve tarihin yetiştirmiş olduğu bu kesim, büyük çoğunlukla bugünün CHP’sinin tabanını oluşturan kesimin çekirdeğidir. Bu kesimin Kemalizm ideolojisine imanları dün olduğu gibi bugün de tamdır, çünkü bu kültür kuşaktan kuşağa, nesilden nesile bugüne kadar aktarılmıştır.

Kültürel mirasını 1930’lardan ve 1940’lardan devralmış ve imanı kuvvetli bu günün CHP tabanı ve seçmeni; partinin lideri kim olursa olsun, siyasi ve iktisadi politikaları ve vaatleri ne olursa olsun, zamanın konjonktürü neyi gerektirirse gerektirsin, genellikle toplumun geri kalanını pek de düşünmeden, kendi toplumsal konumlarını ve kendilerinin sahip olduğu mevcut siyasi ve iktisadi ayrıcalıklarını kaybetme ve yaşam tarzlarına dışarıdan müdahale edilme endişelerini taşıdıkları için ve de rakip siyasi partileri her ne pahasına olursa olsun engellemek adına, CHP’nin politikalarından bağımsız olarak (bu politikalar kendi aleyhlerine olsa bile) bugün ve gelecekte de yine yeni ve yeniden CHP’ye oy vermeye devam edeceklerdir.

Birkaç paragraf önce saydığım nedenlerle CHP ile halk arasındaki mesafe bugün de kapan(a)mamış durumdadır.

CHP’nin oy sayısının bir türlü artmamasının sebeplerini burada aramak lazımdır. Son dönemlerde, CHP’nin genç tabanının giderek eridiği, partiye genç nüfustan katılımların azaldığı,partinin ağırlıklı olarak orta ve üst yaş grubu seçmenlerden oy aldığı iddia edilmektedir.Bu iddia doğruysa,bu kitlenin zaman içinde –doğal olarak-daha da azalacağı ve önlem alınmadığı taktirde CHP’nin yakın ve orta vadede giderek daha da zayıflayabileceği aşikardır.

2-Din Mevhumu ile CHP Arasındaki Tarihi Mesafenin Bir Türlü Kapatıl(a)maması

CHP, din mevhumu ile ve İslami&dini hassasiyetleri bulunan kesim ile arasındaki mesafeyi vakit geçirmeksizin kapatmaya çalışmalıdır.

CHP, ‘din’ ile ve ‘dindar İslami kesim’ ile barışmalıdır. Mesele bu kadar nettir.

Sn.Kılıçdaroğlu’nun göreve gelmesinden sonra, laikçi söylem tedrici olarak ikinci plana atılmış ve partideki bir kısım aşırı ‘ulusalcı sol’ taban tasfiye ediliyor görüntüsü veriliyor olsa da tüm bunlar geniş halk kitleleri için hala yetersizdir ve alınacak daha çok mesafe vardır.

Bir önceki maddede bahsettiğimiz Kemalist geçinen kadrocular, milletin (bu arada kavram kargaşası yaratmamak adına, halkı dar kapsamda, milleti geniş kapsamda kullandığımı belirtmek isterim. Yani ‘‘halk’’, o anki, belli bir zaman diliminde yaşayan insanlar topluluğunun, ‘‘millet’’ ise belli bir maddi/manevi değerler grubuna mensup ve geçmişte var olmuş ve mevcutta yaşayan tüm insanların toplamının soyutlaşmış bir ifadesidir.) dini/manevi değerlerini kendi iktidarlarının önündeki en büyük engel olarak görmüş ve Kemalizm heyulasının yanında bir de ‘‘irtica’’ heyulası yaratarak milleti dini/manevi değerlerinden; tarih boyunca uğruna canını ve kanını feda etmekten kaçınmadığı ezanından, Kur’an’ından, namazından uzaklaştırma gaye ve gayreti içinde olmuştur.

Bu amaçla, ezanın Arapça okunması yasaklanmış (bu yasak ancak 1950’lerde Demokrat Parti iktidarında kaldırılabilmiştir.),Kur’an-ı Kerim’ler toplatılıp yakılmış, okuyanlar cezalandırılmış, camilere saygısızlık edilmiştir.

Burada bir parantez açıp belirtmek gerekir ki, Türklerin, İslam dini ile bir sorunu hiçbir dönemde olmamıştır. Miladi 9.yy’da önce Karahanlılar hemen sonrasında da Gazneliler döneminde geniş ölçüde İslamiyet’e geçen Türkler, İslam’ı yücelttikler ölçüde kendileri de yücelmişlerdir.

Tarihin genel perspektifinden bakarsak diyebiliriz ki, hükümdarlar; toplumu etkileme kabiliyeti yüksek olan dini kişilikleri (halife,şeyh,şaman,rabbi,rahip vb) kendi hükümranlıklarını meşrulaştırmanın bir aracı olarak görmüşler ve onlara her daim lütufkar ve hoşgörülü davranmışlardır.(Osmanlı padişahlarının maiyeti,huzura çıktıklarında, padişah tahtta oturur vaziyette iken, eğilip padişahın elini ve eteğini öperlerdi.Yalnızca şeyhülislam eğilmez ve el öpmez, o girince padişah ayağa kalkar ve sarılırlardı.Şeyhülislamın ve ulemanın kanını dökmek yasaktı.Kendilerine siyaseten katl yapılamazdı.)

Sözünü ettiğimiz dini kişilikler de iman ettikleri ve temsilcisi oldukları dini siyaseten daha iyi bir vaziyete taşıyabilmek için hükümdarların bu ihsanlarını kabul etmekte beis görmemişler, makamlarını kurumsallaştırarak devletin bir parçası haline getirmişler ve siyasi yaşamlarında hükümdarlarına karşı yardımsever olmuşlardır.

(Not: Prof.Ejder Okumuş,Klasik Dönem Osmanlı Devleti’nde Din-Devlet İlişkileri, Lotus Yay.,trh.2005, kitabı bu hususta çok önemli bir kaynaktır.)

Mesela,Kanuni Sultan Süleyman Han vasiyetinde, öldüğünde kendisi ile beraber bir sandığın da kabre konulmasını istemiştir. Defin işlemleri yapılırken konu gündeme gelmiş, Şeyhülislam Ebusuud Efendi, bunun dinde yeri olmadığını, kabre mevtadan başka bir şey konulamayacağını belirterek karşı çıkmış ve sandığın açılmasını istemiştir. Sandık açıldığında içinden, bazılarında Ebusuud Efendi’nin imzaladıkları da bulunan fetvalar çıkmıştır.

Kanuni, böylece, aldığı her kararda ve yaptığı her siyasi&askeri&idari eylemde şer’i ve örfi kanuna uygun davrandığını göstermek istemiştir.

İslam’ın ilk devirlerinde(Hz. Muhammed [a.s.] ve Raşid Halifeler ) din ve devlet reisliği tek bir makamda/kişilikte toplanmıştır. Raşid Halifeler ‘halife’ kimlikleri ile dini işleri, ‘emir-ül müminin’ kimlikleri ile de devlet işlerini birbirinden bağımsız olarak yerine getirmişlerdir.

Emeviler ve daha çok Abbasiler devrinde emirlik ve hilafet kurumları birbirinden ayrıldı ve gittikçe güçlenen, devleti yöneten emirler, ‘Sultan’ ünvanı ile devletin tek hakimi oldular ve Halife’ye de tahakküme başladılar. Halifeler ise zamanla güç kaybedip, ‘hükümdarın Sultanlığını tasdik eden bir makam’ haline dönüştüler.(Not: Bu dönüşüm sürecini ünlü doğubilimci Bernard Lewis, Ortadoğu,Arkadaş Yay.,trh.2006, isimli kitabında çok detaylı tahlil etmektedir.)

Hatta öyle bir zaman geldi ki, Müslümanların Bağdat’ta Sünni, Kahire’de Şii-Fatımi olmak üzere iki farklı halifesi bile oldu. Bağdat’taki Sünni halifeler Şii Büveyhi’lerin baskılarına maruz kaldıkları zaman Selçuklular imdada yetişiler ve bir anlamda İslam’ın kurtarıcısı ve koruyucusu oldular.

Türklerin din ve yaratıcı kavramları ile ilişkisi sadece İslam ile sınırlı değildir. Eski Türkler’de kağanlar; devlet başkanlığı görev ve yetkisinin kendilerine ‘‘tengri’’ tarafından verilen bir ‘‘kut’’ olduğunu ve kendilerinin ve ailelerinin ‘‘kutlu’’ oldukları için halkın ve devletin başında olduğunu düşünüyorlardı ve bunu halka da kabul ettirmişlerdi.

Bu bağlamda; Türkler’in ilk dini olduğu söylenen Şamanizm’in temsilcileri olan şamanlar ile kağanlar arasında da, İslami devirdeki padişah-şeyhülislam/din adamı ilişkisine benzer ‘meşrulaştırıcı’ bir ilişki olabileceğini düşünebiliriz.

Türkler İslamiyet ile Araplar’ın değil İranlılar’ın aracılığı ile tanıştılar.Zira Selçuklular İran’da yüz elli sene hüküm sürdüler.Bu nedenledir ki dilimizdeki dini terimlerin çoğu Farsça’dır.(Resul yerine peygamber,vüdu yerine abdest,salat yerine namaz terimlerini bu yüzden kullanırız.) İran, Hz. Ömer devrinde fethedilmiş olup, uzun yüzyıllar Sünni kaldıktan sonra bir Türk devleti olan Safeviler zamanında,15.yy’da (Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar) ve 16.yy.’da (Şah İsmail) Şiileştirilmeye başlanmıştır.17.yy’da, Şii alimi Muhammed Bakır 12 imam Şiileşmesinin teorik temelini kurmuştur.)

Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’da karşı koyacak düşman bir siyasi güç kalmadığı için Selçuklular’ın da yönlendirmesi ile buraya yoğun bir Türkmen göçü başladı. Gelenler aradında Türkistan Şeyhi Hoca Ahmed Yesevi’nin (hz.) dervişleri de vardı.

Her ne kadar, Kutalmış oğlu Süleyman Şah, Türkmenlerin lideri ve Selçuklular’ın vasalı ve temsilcisi olarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuş olsa da, Anadolu’nun manevi fatihleri, yani, milleti harici dini etkenlerden koruyan,toplumu bir arada tutan ,bir hedefe odaklanmalarını sağlayan ve yeni gelenleri eskileri ile kaynaştıran, kısacası topluluğa ‘millet olma şuuru’ kazandıranlar bu eren ve dervişler olmuşlardır.(Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Taptuk Emre,Yunus Emre, Eşrefoğlu Rumi, Hz.Pir Mevlana vb. tasavvuf büyüklerini de bu bağlamda da değerlendirebiliriz.)

Gerek Haçlılar’a karşı yaptıkları savunma ile Anadolu Selçuklu Devleti, gerek sonrasında ‘gaza’ siyaseti ve ‘il’a-yı kelimetullah’ hususundaki gayretleri ile Osmanlılar, İslam dininin daha çok yayılması için imkan ve zemin hazırlamışlardır.

Yine bu dönemde, 10.-12 yy.’larda yaşamış olan Türk-İslam bilginlerinden Farabi felsefe sahasındaki şaheserlerini yazarken, Allah’a akılla da ulaşılabileceğini iddia ediyor ve bunun yollarını göstermeye çalışıyordu.Yine felsefe ve tıpta ve daha birçok ilimde İbn-i Sina, matematikte Harezmi, astronomide Ali Kuşcu ve Uluğ Bey ve daha birçok ilimde birçok deha sahibi insan o ilimlerin gelişmesi için bir vasıta görevi görüyorlardı ki hepsi de inançlı insanlar idi.Amaçları da İslam’ı yüceltmekten başka bir şey değildi,bir nevi ‘bilimsel cihat’ gerçekleştiriyorlardı.

Bilinenin aksine, Osmanlı devleti ve toplumu şer’i değil örfi kanunlar ile idare edilirdi. Bu kanunlar bölgeye ve ihtiyaca göre değişmekle beraber İslam Fıkhına (şeriata) aykırı olamazdı. Şeyhülislamlar bu denetimi yapmakla mükellefti. Mesela, padişahlar öyle kafalarına göre adam asamaz, istedikleri gibi sefer,savaş veya sulh kararı alamazlardı. Yaptıkları her siyasi&idari&dini eylemin, verdikleri her kararın bir fetvaya dayanması gerekirdi.

Din işlerinden sorumlu kişiler olarak şeyhülislamlar arasında bizzat kendi devirlerinin en önde gelen bilginleri ve otorite sahibi şahsiyetleri de vardı. Mesela,Kemalpaşazade (İbn Kemal) çok önemli bir Fıkıh bilginiydi, askeri sınıftan ulema sınıfına geçmişti; yine Zenbilli Ali Efendi-ki kendisi , celalli bir padişah olan Yavuz Sultan Selim Han’a çok kereler muhalefet edecek ve dahi onu azarlayabilecek derecede otorite sahibi bir kişi idi.Ebusuud Efendi kendi devrinin tüm İslam aleminde en büyük fıkıh bilginiydi-ki yazdığı Kur’an tefsiri bugün, tüm zamanların en önemli yüz elli tefsiri arasında gösterilir.

Ne halefi ne de selefi bulunan dahi sosyolog ve tarihçi İbn Haldun, ideal bir devletin ömrünün yüz elli ila iki yüz sene olduğunu belirtir.(Mukaddime,2 cilt, ,Yeni Şafak Yay. trh.2004)

Devletler ve toplumlar da insanlar gibidir: Doğar, güçlenip gelişir ve de yaşlanıp ölürler. Nihayetinde yeni ve zinde bir devlet/toplum gelir ve eskinin yerini alır. Kural budur.Nitekim Roma İmparatorluğu bin iki yüz sene, ardılı Bizans bin yüz sene yaşamış ve nihayetinde yıkılıp gitmiştir.Osmanlı İmparatorluğu üç kıtada altı yüz sene hakimiyet tesis etmiştir.Bu çok uzun bir süredir ve üç veya dört ideal devletin toplam yaşam süresine eşdeğerdir.Tüm bu uzun asırlar boyunca devlet kurumlarında bozulma ve toplum düzeninde çürüme meydana gelmesi doğaldır.Bu bozulmaların nedeni ve kaynağı İslam dininin kendisi değil,bilakis; devletin doğal ömrünü çok çok aşmış olması, kuruluş ve güçlenme dönemlerindeki gibi, nitelikli ve hatta siyasi&askeri deha sahibi padişahların ve devlet adamlarının artık yetişmemeye başlamış olması,özellikle 18.yy ve sonrasında teknik ve askeri açıdan Avrupa devletleriyle mesafenin açılmaya başlaması ve bunun sonucunda arka arkaya gelen askeri yenilgiler, devlette kifayetsiz ve muhteris bürokratların ve komutanların çoğalması gibi din dışı amillerdir.

Genellikle, Osmanlı’da bozulmanın, her açıdan dünyanın birinci gücü haline gelindiği 16.yy’ın son dönemlerinde başladığı kabul edilir. Osmanlı siyaset adamı ve düşünürleri bu bozulmanın ve gerilemenin zaman içinde farkına varmışlardır.

Koçi Bey (17.yy),Ahmet Cevdet Paşa ve Mustafa Reşit Paşa (19.yy) gibi siyaset adamları bozulmanın ve düşüşün önlenmesi ve eski parlak günlere dönülebilmesi için çareler aramışlar, raporlar ve ıslahatlar hazırlamışlardır.

Hatta 2.Osman Han (17.yy), 3.Selim Han (18.ve 19.yy) ve 2.Mahmud Han (19.yy) gibi   reformist padişahlar da durumun farkına varmış ve çeşitli ıslahat hareketlerine girişmişlerdir.(İlk ikisi girişimlerinin bedelini canlarıyla ödemiştir.)

Osmanlı Devleti 19.yy sonunda doğal ömrünü çoktan doldurmuş bulunuyordu. Devlet, 2.Abdülhamid Han gibi bir siyaset ve diplomasi kurnazı sayesinde varlığını 20.yy.’a taşıyabilmiştir. Osmanlı Devleti’nin yerini 20.yy.’da artık başka bir devletin alması gerekiyordu ,ki bu, 2.Abdülhamid Han’ın açtırdığı askeri okullardan yetişen subayların Anadolu’da kurduğu Yeni Türkiye Devleti olmuştur.

Hal böyle iken, yani, Türkler her zaman ve zeminde İslam’ı yüceltmek için çalışmış ve kendileri de İslam sayesinde yücelmiş iken, Orta Asya’dan gelip Anadolu’ya ve sair coğrafyalara yerleşmiş olan insanlar kendilerini etnik ve ırka dayalı Türk kimliğiyle değil, Müslüman Türk kimliği ile tanımlıyor iken, toplum/aile/fert kendi şahsi yaşamını asırlardır, İslam’ın gerektirdiği şekilde, tasnif etmiş iken, yeni türemiş dar,elitist bir kadronun çıkıp da, İslam’ın toplumdaki tüm geriliklerin ve kötülüklerin kaynağı olduğunu, toplumun bundan kurtarılması gerektiğini aksi takdirde gerici-irticacıların ,yobazların gelip topluma devlete hakim olacağını iddia etmesi -en hafifinden-akılla izah edilemeyecek bir safdilliktir ve de abesle iştigal hükmündedir.

Osmanlı’nın son okumuş ve aydın kesimi de Balkan Savaşları ile başlayıp Büyük Taarruz ile biten on yıllık süreçte (1912-1922 yılları arası) heba edilmiş olduğundan, kadrocuların bu gülünç fakat art niyetli iddialarına fikri planda ve entelektüel manada karşı çıkabilecek pek kimse kalmamış, kalan bir avuç insan ise ya can korkusu nedeni ile susmuş ya da konuşsalar bile berikilerin gürültülerinden ve yaygaralarından seslerini duyan maalesef olmamıştır. Böylece de, CHP’yi kendine mesken edinmiş bu kadrolar, toplumun geniş kesimleri üzerinde kendi istibdat ve tahakkümlerini kurabilmişlerdir.

Tüm bu elim hadiseler toplumun vicdanında derin yaralar açmış, hafızasında silinmez izler bırakmıştır. O dönemi yaşayanlar içinde bugün hala hayatta olanlar mevcuttur. Kimileri yaşadıklarını yazıya dökmüş kimisi ise hatıraları sonraki kuşaklara sözlü kültür

şeklinde aktarmıştır. Bu nedenle toplumun büyük kesiminde CHP hakkında bugün de devam eden ‘ezanı susturan, halka zulüm eden parti’ algısı yerleşmiştir.

CHP, her ne kadar günümüzde İslami kesimden kimseleri, başörtülüleri bünyesine katıyor görünse de, toplum vicdanında geçmişte açmış olduğu derin yaraların kapanması,acıların hafızalardan silinmesi,kanımca,uzun bir dönem daha mümkün olmayacaktır,ama yine de CHP bahsettiğimiz olumsuz imajı düzeltecek,halkın geniş kesimi ile,dindarlar ile barışmasını sağlayacak çareleri aramak ve bulmak zorundadır.

3-Güçlü ve Birleştirici Bir Liderin Eksikliği

Merkez sağ siyasi partilerin aksine CHP, lider vasıflı yöneticilerini yetiştirememiş, parti liderliği kavramını kurumsal bir makam haline getirememiştir. Kurumsallıktan kasıt şudur, bir şekilde başkanlık koltuğunu ele geçiren lider, ilelebet o koltukta oturmayı görev bilmiştir.

CHP’nin, kanımca, tarihte çıkarabildiği tek lider vasıflı başkan merhum Sn.Ecevit’tir. Atatürk’ü bu kavramın dışında tutuyorum çünkü Atatürk, CHP’nin yetiştirmiş olduğu bir lider değil, tamamen farklı zaman, zemin ve koşulların ortaya çıkardığı bir liderdir.

Merhum Sn. İsmet Paşa ise uzun zaman CHP’nin başında bulunmuş olmasına rağmen, liderlik vasıflarına sahip bir genel başkan olamamıştır. İnönü, Atatürk ile Harb Okulu’ndan beri geliştirdiği arkadaşlığını ve ilişkilerini çok iyi kullanmış, doğru zamanda doğru yerde bulunmasını bilmiş, diplomat zekalı, kurnaz bir askerdir. Kendisine rakip kimse çık(a)madığı için Atatürk’ten sonra partinin ve devletin başına o geçmiş ve 60’lı yılların sonuna kadar partinin başında kalmıştır.

Sn.Ecevit ise taze kan olarak 60’lı yıllarda partinin genel sekreteri olmuş ve ‘‘Ortanın solu’’ kavramını Türk siyaset hayatına sokarak İnönü’ye rakip çıkmış ve bu tarihi şahsiyeti devirerek partinin başına geçmiştir.

Çok partili dönemde yapılan seçimlerde CHP, tarihindeki en yüksek oy oranlarını Sn.Ecevit’in liderliğinde girdiği ’73 ve ’77 seçimlerinde almıştır.Ne yazık ki Ecevit te, kendisinden sonra partinin başına geçip başarılı ve kalıcı olabilecek bir lider adayı yetiştirememiştir.

Son yirmi senede lider adayları olarak ortaya çıkan Sn.Baykal bir süre parti genel başkanlığı yapmış ise de, gerek siyasi başarısızlıkları gerekse de özel hayatındaki uygunsuz durumların ayyuka çıkması nedeniyle şansını iyi kullanamamıştır.

Diğer bir aday olarak Sn.Sarıgül ortaya çıkmış; ancak, gerek Sn.Baykal gibi partide uzun yıllar görev almış ve güçlü bir profilin karşısında olması,gerek şahsi öfke kontrolünü bir türlü sağlayamaması ve hırslı tutumu, gerekse de parti tabanını değil İstanbul sermaye çevrelerinin temsilcisi olması nedeni ile partide kendisine bir yer edinememiştir.

Şimdiki başkan Sn.Kılıçdaroğlu ise hem parti geçmişinden değil de bürokrasiden gelmesi (1999 seçimlerinde DSP’den milletvekili adayı olmak için başvurmuş ancak Ecevit’ten veto yemişir.),hem kişisel karizma yoksunluğu, belagat yetersizliği vb sebeplerden dolayı çok etkin ve geniş kitleleri kolayca etkileyebilen bir siyasi kişilik olan Sn.Erdoğan’ın ve hatta –kanımca- Sn.Davutoğlu’nun karşısında bile daha silik bir profil görüntüsü vermektedir.

CHP; liderlik değişimini etkin yönetmek; şahsiyeti, etkili belagatı ve kişisel karizması ile geniş kitleleri etkileme kabiliyetine, tek başına partiye oy kazandırma ve tabanda safları sıklaştırma potansiyeline sahip, parti geçmişini ve kültürünü çok iyi bilen bir lideri bir şekilde bulup ortaya çıkarmak veya kendi bünyesinden yetiştirmek durumundadır.

Yukarıda, üç madde halinde açıklamaya çalıştığımız sorunlara çare bulamazsa CHP, giderek daha da marjinalleşmeye, daha dar ve elitist bir kesimin ve orta-üst sınıfın partisi olmaya ve siyaset sahnesinde güç kaybetmeye mahkum olacaktır.

Süreç şimdiki gibi devam edecekse CHP’nin -en azından- isim değişikliğine gitmesi ve

‘CEP (Cumhuriyetçi Elitlerin Partisi)’ adını alması siyaseten daha münasip olacaktır.

İhtimaldir ki,bugünkü siyasi konjonktürde sol cenahta etkin başka bir sol parti olmadığından –dolayısıyla ağırlıklı sol seçmen gidecek başka parti bulamadığından- bir anlamda CHP’ye mecbur kalmaktadır.

Misal, merhum Sn.Erdal İnönü gibi dürüstlüğü ile maruf etkili bir şahsiyet çıksa ve SHP misali rakip bir sol parti kurabilse, mevcut CHP tabanının aklının karışacağını ve önemli miktarda seçmenin (şahsi tahminim % 30-%40 arası) yeni ve denenmemiş muhalif sol partiye teveccüh edeceği ihtimal dahilindedir.

CHP’ye naçizane son sözümüm şu olacaktır:

‘‘Devran döner, zaman değişir; istesen de istemesen de

Değişmeyen, değişimdir; sevsen de sevmesen de.’’

(Not: Dizeler şahsıma aittir.)

MHP AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

MHP, zannımca, günümüz siyasetinde varlık sebebi ve siyaset yapma amacının normal siyasi kalıplarla izah edilebilmesi zor bir siyasi partidir.

Geniş gibi görünen bir coğrafyaya yayılmış ancak CHP gibi dar ir kesimde karşılık bulagelmiştir.

MHP, milliyetçi-muhafazakar ve merkez sağa daha yakın bir politika takip ettiğinde ve tabi ki ülke konjonktürüne de bağlı olarak oylarını arttırmakta; merkezden uzaklaşıp marjinalleştikçe ve muhafazakar çizgiyi ikinci plana atıp etnisiteye dayalı milliyetçi bir politika takip ettiğinde ise oyları düşmektedir. Hatta, ülke konjonktürünün de etkisi ile seçim barajının da altında kalabilmektedir.(Misal 2002 genel seçimleri).

Öcalan’nın yakalandığı Şubat 1999’de hükümet ortağı olan parti, hemen aynı sene yapılan genel seçimlerde,ülkede oluşan milliyetçi rüzgarı da arkasına alarak , %18 gibi tarihinin en yüksek oy oranını almış; ancak 2001 iktisadi ve siyasi krizinden sonra yapılan 2002 genel seçimlerinde ise belde ödeyerek baraj altında kalmıştır.

Birinci paragraftaki tezimi şöyle izah etmeye çalışayım:

Kanımca, bireyler, birçok kimliğin bir araya geldiği ve hem her kimliğin bir üst sentez oluşturduğu hem de kimliklerin bu üst sentez içinde kendi özlerini kaybetmediği bir şahsiyet havuzu taşırlar, dolayısıyla bireyler; yaşadıkları tarih dilimindeki konjonktüre de bağlı olarak farklı kimliklerini ön plana çıkarmak suretiyle kendilerini tanımlar, ifade eder ve öteki/kendinden olmayan bireylerin karşısında konumlandırırlar.

Büyük hayranı olduğum Amin Maalouf’un mutlaka okunması gerektiğini düşündüğüm Ölümcül Kimlikler adlı kitabında eski Yugoslavya’da yaşayan bir insan örneğinden yola çıkarak çok isabetli şekilde tasvir ettiği üzere, sözgelimi bir kişi tarihin bir döneminde kendini milliyetçi kimliği ile (misal, ben Türk’üm…) ,daha başka bir döneminde dini kimliği ile (ben Müslüman’ım..) diğer bir dönemde de ideolojik kimliği ile (ben sağcıyım/ben solcuyum/ben muhafazakarım/ben liberalim/ben sosyalistim…gibi..) tanımlayabilir.

Milletler, Fransız İhtilali yıllarına kadar asırlar boyu etnik kimliklerini pek ön plana çıkarmamışlar,yönetici elit kendilerinden daha farklı bir etnik kökenden geliyor olsa dahi, huzurlu,güvenli ve refah içinde,konforlu bir hayata sahip olmaları şartıyla , o yönetici sınıfın idaresi altında yaşamayı sorun etmemişlerdir.

Tarihin ilk dönemlerinden beri imparatorluklar ve devletler; birbirinden çok farklı etnik ve dini kimliklere sahip halkları başarı ile bir arada tutabildikleri, kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebildikleri, farklı kültürler arasında uyum tesis edebildikleri ölçüde başarılı olmuş ve uzun asırlar boyunca tarih sahnesinde kalabilmişlerdir. Roma İmparatorluğu, Britanya İmparatorluğu, Memluk Devleti, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu bu güç işi başarabilmiş ve tarihte silinemez izler bırakmışlardır. Günümüzde ABD bu siyaseti başarıyla uygulamaktadır.

Ancak bir dönem gelmiş ve Amerika kıtasının Avrupalılar tarafından keşfi ve daha kısa ve yeni dünya ticaret yollarının bulunması sebebi ile kıtalar arası ticaretin artması sonucunda sömürgecilik kavramı ve yeni bir zengin tüccar sınıfı ortaya çıkmıştır. İlk dönemlerde İspanya ve Portekiz, daha sonraları İngiltere, Fransa ve Hollanda, en son da Almanya(Prusya) ve Rusya bu sömürgecilik yarışına katılmışlardır. O devre hakim olan merkantilist görüşün (fazla altın=güçlü devlet) bir neticesinde ordular krallarını daha da zenginleştirmek için kendi tüccarlarını desteklemiş, (misal, Çin limanlarının İngiliz donanması tarafından tehdit edilmesi, Hollandalılar’ın Güneydoğu Asya’daki faaliyetleri, İngiliz ve Fransız devletlerinin Amerika kıtası için çekişmesi hatta savaşması vb.) ancak bir dönem sonra krallar, uzun süren fahiş enflasyon, kıta Avrupası’ndaki bitmeyen savaşlar vb sebeplerle ordularının masraflarını şahsi ve/veya ülke hazinelerinden karşılayamaz hale gelmiş ve zengin tüccarlar burada devreye girerek krallara, ülkelere borç vermeye başlamış ve kralları ve ülkelerini bu sayede bir nevi vesayet altına almışlardır.

Krallıkların zayıflaması neticesinde, zengin tüccarlar, güçlü ve zengin yerel beyler/kontlar/senyörler bu güçlerini ve zenginliklerini siyasi güce tahvil etmek istemiş ve kendi ordularını/paralı askerlerini oluşturmuş, krallara isyan etmeye başlamış ve kendi halklarını da davalarına inandırmak için etnisiteyi/milli kimliği ön plana çıkarmışlardır.

ilk önce sanayileşmiş Avrupa devletlerinde baş gösteren ve Fransız İhtilali (m.1789) ile zirveye ulaşan milliyetçilik ve ulusalcılık hareketleri; sömürgecilik yarışında gerilerde kalmış veya bu yarışa hiç girememiş, bu sebeple rakiplerinin karşısında siyasi, askeri ve iktisadi olarak gerilemiş bulunan çok uluslu impartorluklara sirayet etmiş ve bu imparatorlukların tabir-i caizse sonunu getirmiştir.(Osmanlı’nın parçalanması neticesinde otuz kadar yeni devlet tarih sahnesine çıkmıştır.Rekor altmış dört devleti bünyesinden çıkaran Britanya İmparatorluğu’ndadır.)

Devir artık küçük ölçekli ve ulusal kimliklere dayalı devletler devridir. Bununla beraber -belki tarihin ilk dönemleri hariç tutulmak kaydı ile- herhangi bir devir ve toplumda homojen ve saf denebilecek, tek (unique) bir toplumsal yapı bulabilmek mümkün değildir.

Toplumlar asırlar boyunca diyardan diyara göç etmişler kendileri ve hayvanları için daha verimli, daha huzurlu ve bereketli yeni yurtlar aramışlardır.Tüm bu göçler neticesinde,gittikler yerlerde daha evvelden yaşayan halklarla gerek savaşlar, gerekse de asimilasyon kaybolup gitmişler veya kendileri o halkları asimile etmişlerdir.Böylece de ilk dönemlerde var olabileceği ileri sürülen saf ve homojen yapı ortadan iyice kalkmış, ırklar ırklarla,kanlar başka kanlarla karışmıştır. (Dikkat çekici bir not: Bugün dünya üzerinde yaşayanların on binde ikisinin tek başına Cengiz Han’ın kendi soyundan geldiğini iddia eden araştırmalar vardır.)

Türkler için de tek bir ırka dayalı saf ve homojen bir etnik kökene sahip olduğuna dair bir iddia çok zorlama bir iddia olacaktır. Göktürkler dönemi için dahi bu iddiada bulunulamaz.O dönemler öncesinde yaşayan proto-Türklerin proto-Moğollarla veya Türgişler’le akrabalığı bugün için araştırma konusudur.

Kaldı ki, Türkler yaşadıkları coğrafyada komşuları olan Çinlilerle, Müslüman Araplarla,Farslarla,Soğdlarla,Hintlilerle vb. savaşmış,ticaret yapmış ve kız alıp vermişlerdir.O dönemki Türk kağanlarının Çin prensesleri ile evlendikleri tarihlerde yazılıdır.

Tüm bunlar vaki iken saf ve karışmamış bir Türk ırkından ne derece bahsedilebilir?

Türklerin Orta Asya’dan batıya göç etmeye başladıkları dönemde Orta Asya’da ve göç yollarında yaşayan halklara baktığımızda; Arapları,Farsları,Tacikleri,Soğdları,Tatarları ,hatta Rusları vb görürüz.Türkler tüm bu halkların beheri ile siyasi,askeri ve kültürel ilişkiler içinde olmuşlardır.(o kadar ki tüm bu etkileşimlerin sonucunda Yahudileşen –Hazar Türkleri- ve Hıristiyanlaşıp bambaşka bir kimliğe bürünen –Macarlar ve Bulgarlar- gibi boylar da mevcuttur.)

Türkler, tarihleri boyunca etnik ve kültürel asimilasyona maruz kalmış veya kendileri başka halkları asimilasyona maruz bırakmışlardır.

Büyük Selçuklular İran’ı fethettiklerinde İran’da, Farslar, Medler, Beluciler, Toharlar, Araplar, Kürtler ve hatta bazı Türk boyları yaşıyordu. Yüz elli yıl o topraklarda hüküm sürdü Selçuklular. Anadolu’ya gelen Türkmenler ağırlıklı olarak önce İran üzerinden daha sonra da Azerbaycan üzerinden göç ettiler. 11.yy’dan itibaren İran kültürü ve dili ve sonrasında da Arap kültürü ve dili, Anadolu kültür ve medeniyetinde, yaşayışında, şiirinde, edebiyatında günümüze dek gelen silinmez izler bıraktılar.(Not: Tarihimizde bu kadar derin izler bırakan bir toplumu, İran’ı,bugün bizler tanımıyoruz.Bu büyük bir eksikliktir.Mesela,divan şiirinin kaynağı ve en fazla etkilendiği alan İran şiiri ve orada yetişmiş olan Firdevsi, Sadi, Hafız,Molla Cami gibi büyük İran şairleridir.Yine mesela,bugünün İran nüfusunun üçte biri Azerbaycan Türkü’nden müteşekkildir.)

Yönetici elit Türk olmasına ve orduda Türkçe konuşulmasına rağmen, Anadolu halkı ağırlıklı olarak Arapça ve Farsça okuyup yazmıştır. Türkler Anadolu’ya geldiklerinde hali hazırda asırlardır bu bölgede yaşayan Rumlar, Süryaniler vb Bizans unsurları ile karşılaştılar. Bu halklar birbirleri ile her daim karşılıklı etkileşim içinde olmuşlar, yani; savaşmışlar, ticaret yapmışlar, yer gelmiş aileler kurmuşlardır. Bu nedenle o devrin Anadolu’sunda bile homojen, saf ve kendini Türk etnik kimliğini öne çıkararak tanımlayan bir Türk toplumu bulmak imkansızdır.

Şunu söylemek da lazım gelir ki; yalnızca hükümdarlar, hüküm sürdükleri Anadolu Türkmenleri nezdinde ve orduda prestij ve meşruiyet sağlamak amacıyla etnik kökenlerini ön plana çıkarmışlar, Oğuz soyunda geldiklerini halka aşılamaya çalışmışlardır.

Osmanlılar devrinde,devletin kurumsallaşmasını henüz tam tamamlayamadığı dönemlerde, özellikle de 2.Murad Han (m.1421-1451) devrinde, Türklüğe büyük vurgu yapılmış, hanedanın soyunu Kayı boyuna (dolayısıyla Oğuz soyuna) dayandıran şecereler yazılmıştır. Kurumsallaşmanın sağlanıp devletin temellerinin iyice sağlamlaştırıldığı ve artık imparatorluk yapısına geçildiği bir dönemde ise Türklüğe yapılan vurgu giderek azalmıştır.

Zira toplum, Balkan fetihleri sonrasında Balkanlar’da yaşayan gayrimüslim halklarla; Mısır ve Ortadoğu’nun fethi sonrasında ise Araplar’la iyice kaynaşmış ve Osmanlı coğrafyası bir etnisite ve kültür mozaiği haline gelmiştir.

Osmanlı’nın dağılmasından sonra ise yeni kurulan devletin yöneticileri –CHP bahsinde de belirttiğim gibi İslamiyet’e ve İslami değerlere olan mesafelerinden dolayı- Anadolu nezdinde meşruiyet sağlayabilmek için Türk kimliğine vurgu yapmışlardır. Zira Balkan Savaşları ile başlayıp İstiklal Savaşı ile biten süreçte (m.1912-1922) halk cephelerde dini ve devletinin kurtuluşu için canını feda etmişti (en azından komutanları tarafından bu gayeler için savaştıklarına inandırılmışlardı.Bu nedenle savaştan sonra saltanatın ve halifeliğin ilgası milletin ve dünya müslümalarının vicdanında derin yaralar açmıştı)

Bu meşruiyet kazanma çabaları o dereceye geldi ki, 1.Türk Tarih Kongresi’nde Hitiler’in Türk olduğu, Romalılar’ın ataları olan Etrüsklerin Türk olduğu, yazıyı aslında Sümer Türkleri’nin icat ettiği gibi ciddi tarihçilerin gülüp geçtiği iddialar ortaya atılmıştı. Nitekim resmi tarih yazıcılarının ortaya attığı bu iddiaları Ord.Prof.Fuad Köprülü (modern Türk tarih yazımının kurucusu kabul edilmektedir.) ve Ord.Prof.Zeki Velidi Togan ( genel Türk tarihi alanının zirve ismidir.) gibi karakterli şahsiyetler şiddetle tenkit etmişlerdir.

Netice’de devrin Kemalist ve milliyetçi havasından etkilenen bir yazar kuşağı da ortaya çıkmıştır.(Nihal Atsız, Peyami Safa ,Falih Rıfkı Atay,Ruşen Eşref vb. Necip Fazıl ise milliyetçi kişiliğinin yanında muhafazakar-İslamcı yanı ile bunlardan ayrılmıştır.)

1946’da çok partili demokrasiye geçişe izin verilmesinden sonra,bir muhalif, merhum Sn.Osman Bölükbaşı (MHP eski milletvekili ve diplomat olan Deniz Bölükbaşı’nın babasıdır.) tarafından önce Millet Partisi , partinin feshinden sonra ise Cumhuriyetçi Millet Partisi kurulmuştu.1960 darbesini gerçekleştiren Albaylar Cuntası’nın üyelerinden olan ve sözünü ettiğimiz milliyetçi dönemde yetişmiş olan -merhum Sn. Alparslan Türkeş ise her ihtilal en önce kendi evladını yer misali ,darbecilerin cumhurbaşkanı yaptığı Cemal Gürsel tarafından yurt dışına atanmak suretiyle pasifleştirilmiş, dönüşünde ise askerlikten istifa edip Köylü Partisi’ni kurarak siyasete atılmıştı.

İşte bu Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Köylü Partisi’nin birleşmesi ile kurulmuş olan CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) bugünkü MHP’nin temelidir. CKMP daha sonra MHP adını almış ve başına Sn.Türkeş geçmiştir. MHP 70’lerde Milliyetçi Cephe hükümetlerinde iktidar ortağı da olmuştur.80’darbesinin akabinde tüm siyasi partiler kapatılıp liderlere siyaset yasağı gelmiştir. Partilerin kurulmasına tekrar izin verilince eski MHP’liler Muhafazakar Parti’yi kurdular,sonra parti Milliyetçi Çalışma Partisine,1993’te de yine MHP’ne dönüştü.

Daha önce de ifade ettiğim gibi tarihin belli başlı dönemlerinde etnik kökenin bir meşrulaştırma aracı olarak öne çıkarılması bir nebze kabul edilebilir bir olgudur ve 30’lar Türkiye’si bu minvalde değerlendirilebilir ancak günümüz Türkiyesi’nde bu siyaset tarzı hem tarihi temelleri zayıf hem de toplumda geniş karşılık bulmayan bir hadisedir.

MHP, İslamcı sosa batırılmış enik milliyetçiliğe dayalı siyaset yapmaktadır. Günümüzde MHP’nin en önemli sorunu, kanımca, kapsayıcı ve kuşatıcı, olumlu bir söylem ve eylem içinde değil;ayrıştırıcı ve ötekileştirici,tehditkar bir söylem ve eylem içinde bulunmasıdır.

MHP; bu siyaset tarzını değiştirmediği sürece sadece zamana ayak uyduramamakla kalmamış olmayacak, toplumda halihazırda belli kesimlerde kabul gören karşılığını da zamanla kaybedecek ve giderek eriyecektir.

MHP’nin kendisini konumlandırdığı siyasi eylem ve söylemler; toplumu meydana getiren diğer unsurların da etnik milliyetçilik temelinde siyaset yapmasına zemin hazırlamakta, HDP gibi siyasi hareketleri meşrulaştırmaktadır.

Gelecekte, Çerkesler’in,Gürcüler’in,Lazlar’ın,Pomaklar’ın vs. ortaya atılıp etnik milliyetçiliğe dayalı siyaset yapmaya başladığını bir düşünün. Bunun ne kadar tehlikeli olacağı ve tehlikenin varacağı boyut ortadadır.

Diğer bir husus ta şudur:CHP için bahsettiğim liderlik meselesi MHP için de geçerlidir.MHP,Sn.Türkeş’ten başka lider yetiştirememiştir.Yetiştirmek bir yana,günümüzde bu potansiyele sahip olabileceği kimseler parti içi siyasetin çarklarında öğütülmektedir.

Sn.Bahçeli 1087’de parti genel sekreterliğine 1997’de de genel başkanlığa gelmiştir.Ülü ocaklarına dayanan eski geçmişine,akademik kişiliğine,partide uzun zamandır da genel başkanlık koltuğunda bulunmasına rağmen Sn.Bahçeli; belagatinin zayıf oluşu,eleştiriye açık omayışı,başarılı politikalar üretememesi gibi nedenlerle siyasi rakiplerinin karşısında ‘‘düşük’’ bir profil çizmektedir.

Kanımca Sn.Bahçeli’nin Türk siyasetine yapıcı katkıları da olmuştur. Ülkücü gençliği ülkenin gergin zamanlarında meydanlardan uzak tutarak gerilime meydan vermemesi, 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde askerin karşısında ve demokrasinin yanında taraf tutarak ülkeyi siyasi krizin eşiğinden döndürmesi bunlar arasında en önemlileridir.Siyasetteki en büyük eksikliği ise yeni seslere pek kulak vermemesi, zaman zaman parti tabanına da aldırmayışı,ötekileştirici ve öfkeli bir dil kullanması,etkili politikalar üretememesi, yenilikçi ve partide zamanın gerekleri doğrultusunda dönüşümü sağlayabilecek kişileri partiden uzaklaştırmak olarak tarihe not düşülecektir.

Netice-i kelam: MHP değişimi yönetmek, belli bir kesim, zaman ve zeminin partisi olmak siyasetini bir kenara bırakıp, her kesimin, zamanın ve zeminin partisi olmayı başaramazsa CHP gibi marjinalleşeceği ve siyaset sahnesinden silineceği muhakkaktır.

 HDP AÇISINDAN DEĞERLENDİRME 

HDP, birçok açıdan MHP ile –söylem ve eylem açısından- benzer özelliklere sahip ama onun karşı kutbunda konumlanan bir parti görüntüsündedir.

MHP gibi etnik milliyetçiliğe dayalı, marjinal bir siyaset gütmekte ve AKP karşıtlarının da bir miktar desteğini alarak siyaset sahnesinde kendisine alan açmaya çalışmaktadır.

MHP bahsinde de belirttiğimiz gibi, nasıl ki etnik Türk milliyetçiliğine dayalı siyaset tarzı akla ve zamanın gereklerine uymuyorsa, etnik Kürt milliyetçiliğine dayalı siyaset tarzı da o kadar anlamsızdır.

Ancak burada farklı olan husus Kürtler’in Türkiye’de hakim unsur olmamaları, ve bir nebze de olsa anlayışla karşılanabilecek husus ise geçmişte haksız zulüm ve baskılara maruz kalmış olmaları ve bu kötü hatıraların ve acıların Kürt kardeşlerimizin vicdanından ve hafızalarından henüz silinmemiş olmasıdır. Bu nedenle özellikle de dini hassasiyetleri düşük olan Kürt kesim HDP’ye sempati ile yaklaşmaktadır. HDP’nin son seçimlerde aldığı bölgesel oyların kaynağı burada aranmalıdır.

HDP; dar bölge eksenli etnik siyasetini sürdürmesi halinde, sınırlı etkiye sahip olacağı, geniş kesimlerin (Kürtler’in geneli dahil) desteğini alamayacağı ve marjinal bir siyasi unsur olarak kalacağı aşikardır.

Kaldı ki, son olaylardan sonra bölgedeki bir kısım Kürtler dahi HDP’den yüz çevirmişlerdir. HDP’nin hala baskı ve tehditle bölge halkından oy topladığı iddiaları mevcuttur. Eğer bu iddialar gerçekse; siyasi söylem olarak barış dilini bu kadar çok kullanan bir partinin bu tür baskılarla oy alıyor olması kabul edilemez bir olgudur.

HDP,barış söylemini lafta bırakmayıp eylemleriyle de desteklemeli, terör örgütü ile olan organik bağını mutlak surette koparmalı ve her türlü teröre ve şiddete karşı açık,net ve sert bir tavır ortaya koymalıdır.

Çözüm süreci rüzgarının, uluslararası güç odakları ve içerideki destekçilerinin, AKP karşıtlarını emanet oylarının desteğini arkasına alan parti ,7 Haziran seçimlerinde bir ivme yakalamış anca barış söylemini eyleme dönüştüremediği için kendisine destek verenleri hüsrana uğratmış ve arkasındaki rüzgarı iyi ve etkin bir şekilde kullanamamıştır.

HDP de,MHP gibi,marjinal unsurlarını törpülediği, tüm toplumu kapsayıcı siyaset yaptığı ölçüde siyaset sahnesinde var olmayı sürdürebilecektir.Aksi taktirde zaten birçok farklı unsurun bir araya gelmesi ile kurulmuş olan parti,samimiyetini ve kendi tabanı nezdindeki sempatisini giderek yitirmeye ve tarihin tozlu sayfalarında yerini almaya mahkum olacaktır.

SON SÖZ

Evet , ne diyordu Nazım:

‘‘Onlar ki,

                  Toprakta karınca              

                                                       Suda balık

                                                                           Havada kuş kadar çokturlar…’’

Devamını biz getirelim:

‘‘Korkak ve cahil değil,

                           Cesur ve hakim

                                                      Ve –belki – çocukturlar’’

ya da Nedim’in, can yakıcı sevgilisine seslendiği o şahane beyti toplumun ağzından tüm siyasi partilere biz söyleyelim:

‘‘ Muradın anlarız ol gamzenin izanımız vardır,   Beliğ, söz bilmeyiz amma irfanımız vardır.’’

 

 

Görüşünüzü paylaşın